Cuma

Rousseau - Schopeanhauer - Nietzsche - Russell - Wittgenstein - Heidegger - Sartre - FoucaultÜlkemizdeki üniversitelerin felsefe bölümlerini saymazsak, bir vakitler hem liselerde hem üniversitelerde, felsefe zorunlu bir dersti. Yani henüz hayatın başlarında olan bizlerin, ünlü filozofların felsefeleri aracılığıyla güzel düşünmemiz, üretmemiz, iyi insan olmamız ve hayatın manası üzerine kafa yormamız öngörülüyordu herhalde. Lakin, gelin görün ki, “Sıradışı Filozoflar”dan öğreniyoruz ki, durumlar pek de göründüğü gibi değilmiş. Beşeriyet âleminin kafa yapısına yön vermiş ünlü filozoflar, kendi hayatlarında, bize öğüt verdikleri gibi değillermiş meğer!..Yazarlar, kitabın sunuş bölümünde şöyle diyorlar:“ ‘En büyük ruhlar en büyük erdemler kadar en büyük erdemsizliklere de yeteneklidir’ der Descartes. Kafası karışmışlar için felsefede bir rehber arayanlar, felsefenin bir yandan aydınlatırken bir yandan da yanlışa yönlendirebildiği ve yanıltabildiğinin farkına varmalıdırlar. Felsefecilerin bazen kötü, bazen üzücü, arada bir büsbütün delice davranışları tam anlamıyla ‘kişisel anılardan oluşan iradedışı bir toplam’ olmayabilir, ama düşünceleri ile tamamen bağlantısız olmaları da çok seyrek rastlanan bir şeydir. Bazen de yaşamları düşüncelerini doğrudan doğruya etkiler ya da şekillendirir. O halde, yaşamımızı nasıl sürmemiz gerektiği üzerine öğütlerini almadan önce, en büyük felsefecilerin (gerçekten büyük felsefeciydiler) kendi yaşamlarını nasıl yaşadıklarına ve yaşamdaki seçimlerinin düşüncelerini nasıl doğruladığı ya da yalanladığına bakalım.”Zaten kitabın özgün adına bakarsak (Kötü Davranan Filozoflar), yeterince kafamız karışır. Yani nasıl olur, bütün hayatı boyunca iyilikten, güzellikten, erdemden dem vurmuş, bir de bunların üzerine felsefe ekolü kurmuş bir şahıs, kendi özel hayatında hiç de söyledikleri ve yazdıkları gibi olmasın! Hiç kötü davranan filozof olur mu?Mesela birçok yapıtıyla Türkiye’de de çok okunan ve tanınan İngiliz çağdaş filozof Bertrand Russell’ın durumuna bakalım. Anıt yapıtı olarak nitelenen “Matematiğin İlkeleri”ni yazdıktan sonra, inanılmaz bir verimlilikte (günde 2000 sözcük); evlilik, çocuk terbiyesi ve cinsel ilişkiler üzerine hayli kitap yazdı. İlerici yaklaşımlarıyla insanları etkiledi. Biz de zannettik ki, bunları yazan adam kimbilir ne kadar mutludur, çoluk çocuğa karışmıştır huzur içinde yaşıyordur. Böyle değilmiş meğer! Russell üç evlilik ve üç boşanma yaşamış. Yazarlarımıza göre, “geride kırık kalpler, dağılmış aileler sırakmış ve torunlarının bazılarını öyle feci bir şekilde etkilemişti ki, yaşamları sözcüğün tam anlamıyla paramparça oldu.” Russell bu arada yığınla da gönül macerası yaşamış. Bu yüzden ona “Felsefeci Hovarda” ya da “Kirli Bertie” gibi takma adlar vermişler. Ama bizi uğrattığı en büyük hayal kırıklığı nükleer silahlar konusunda galiba. Vicdani reddini açıklayarak savaş karşıtı kişiliğini ortaya koyan, nükleer silahlara karşı etkili kampanyalar yürüten Russell, Sovyetler’in henüz nükleer silahının olmadığı 1940’larda Sovyetler Birliği’ne “nükleer savaş açılması”nda hayli ısrarcıymış!... Ya, 20. yüzyılın en önemli düşünürü, varoluşçuluk felsefesinin kurucusu Jean Paul Sartre’a ne demeli. 1980’de öldüğünde Paris sokaklarında 50 bin kişi tabutunun arkasından yürümüş, Fransa cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing 1 saat boyunca tabutunun başında nöbet tutmuştu. Ancak gel gör ki, henüz 1 yaşındayken babasını kaybeden, sonra da bir üvey babayla büyüyen Sartre’ın çocukluğu sürekli terk edilme korkusuyla geçmiş, bu yüzden yaşamı boyunca ensest duygular düzeyinde bir anne problemi yaşamış. Çocukluğu boyunca yaptığı her şeyin sırf gösteriş için olduğunu itiraf etmiş yıllar sonra. Şöyle dermiş muhterem:“Beni idolleştirmeleri koşuluyla yetişkinlere saygı gösterirdim. Erdemliyi oynarken asla zorlanmadım ya da kendimi kısıtlamadım. Uydururdum. Seyircileri belirsizlik içinde tutan ve kendi performansına davet eden bir aktörün şahene özgürlüğünün tadını çıkarırdım. Bana tapıyorlardı, demek ki tapılmaya değerdim...” Filozofluğa henüz erken gelişmiş bir çocukluk evresinde atıldığından olsa gerek, sonraları hayvanları ve çocukları hiç ama hiç sevmemiş! Lakin öte yandan, bireyin kendi yaşamını biçimlendirme ve tanımlamada sahip olduğu yaratıcı özgürlüğü vurgulayan varoluşçuluk felsefesini geliştirmiş; 1950’lerde ve 60’larda başta gençlik olmak üzere geniş halk kesimlerini derinden etkilemiş bir düşünür Jean Paul Sartre.Üvey babasının, “annesinin kalbindeki yerini çaldığı” takıntısından olsa gerek, Sartre’ın hayatında çok sayıda kadın olmuş. Ama bu öyle bir şey ki, birbirinin ardılı aşklar şeklinde değil, aynı anda birçok sevgiliyi idare etme şeklinde! Varoluşçu felsefenin kurucusunun ve savunucusunun, tam da kadınlar ve toplum tarafından idama mahkum edildiği nokta! Bu bakımdan hayatı boyunca tam anlamıyla kendini hiçbir kadına verememiş. Dünya medyasının “uzun süreli aşklar”a örnek diye sunduğu Simone de Beavoir’a bile!...Kitabı okuyalım, her sayfasında şaşkınlığa düşelim ama hayal kırıklığına da uğramayalım ve moralimizi bozmayalım değerli okurlar. Çünkü kitapta ele alınan 8 muhterem filozof, kendi yaşamları facialarla ve çelişkilerle de dolu olsa, nihayetinde bunlar düşünür-taşınır, üretir-yazar nadir insanlardır. Belki özel yaşamlarıyla değil ama öğretileriyle yol göstericilerimizdir. Diğer deyişle kendi yaşamlarını biz sıradan insanlar için kurban etmişlerdir ve onlardan öğreneceğimiz çok şeyler vardır. Kendi akılsızlıklarımızın ve sınırlarımızın ne kadar farkında olursak olalım, birbirinden değerli öğretileriyle bu şahıslar, bizi kendimizin ötesini düşünmeyi göze alma konusunda cesaretlendirebilirler. Zaten felsefe dediğin nedir ki, öğrendiklerimizi alt üst eder, kafamızı karıştırır, ezberlerimizi bozar. Bu bakımdan Bertrand Russell istediği kadar Sovyetler’e nükleer savaş açsın, biz yine de onun yazdıklarından, nükleer silahların ve savaşın ne kadar feci bir şey olduğunu öğrenmişizdir, değil mi saygıdeğer okur... Keza Sartre da öyle. Felsefeyi konferans salonlarından kafelere, 60’ların “çiçek çocukları”nın başkaldırısına taşıyan mücevher değerinde edebiyat ürünleri vermiştir Sartre. Onu ister sevelim ister nefret edelim, Sartre da öteki “problemli” ve “kötü davranan” filozoflar gibi karşımızda bir dev olarak durur. Ve nihayet kitabın son sayfasını çevirmenizin akabinde, bu koskoca filozofların bile ne kadar problemli insanlar olduğunu öğrendikten sonra, kendi küçücük, mütevazı dünyanızda ne kadar problemsiz ve huzur dolu bir yaşam sürmekte olduğunuzu fark ediyorsunuz, “eh yani bunlar bile böyle olduktan sonra....” diyerek, dilinizden ister istemez “çok şükür halime” sözcükleri dökülüveriyor...

Çarşamba

Güneşin söndüğü yerden yıldırımların düştüğü sepya bir gecedeyim.Meleklerin gözyaşları gibi yağmur damlaları,yalnızlığım ıslanırken ruhum bulutlanıyor.Ansızın bastıran bir sonbahar ruhumda pervasızca keyif çatıyor sanki,üşüyorum.Gözlerinden yitmekten korkuyorum,sonra aynada yabancılaşmış simamı görmekten,yine şişelerde kaybolmaktan ürküyorum.Herkes kendi yolunda yalnız yürür,yalnızlığımı gölgelemek için sarıldığım hayalin,bir parça daha yalnızlık katmaktan öteye gidememesi ne hazin.Oysa davetkar birşeyler vardı bakışlarında,kalbimde sana sahip olmamın gerektiğini söyleyen bir ses,eski bir şarkı gibi....
Masumiyetin rüylarda kalalı çok olmuş,eski seni özlemiyor değilim.O kadar uzaktasın ki yanımdayken....Bilemiyorum,kelimeler birbirine giriyor,kelimeler yalnızlığın üstüme mühürlendiğini duyuruyor,yalnız bir serseri ölüyor sokağın ortasında,ürperiyorum.
Basitliği ele alalım,o kadar grift ki,basit olamıyor insan,basit yaşamaktan korkuyor.Bir parça kremalı bisküvi gibi.Yeni bir kedi fare oyunu yaratmak zor değil,sadece gereksiz.Kovalanmak değil sadece sevildiğini hissetmek isterken.Yaşamak feragat edilesi bir hak gibi duruyor....Neden saçmaladığımı bilmiyorum,sadece şimşekler ve fırtına bulutlarının oynaşmaları var,amacım edebiyat yapmak değil,sadece yazıyorum.
Okuyacak mısın bunu,yada birileri okuyacak mı bilmiyorum,okunsa ne değişecek....Yorgunum sadece ve daha fazla yormak gayesindesin beni.Seni onca seviyor olmama rağmen korkarım hayatımın merkezinde olmayı hak etmiyorsun....
Neyse...
Bazı hikayeleri anlatmak için beklemek gerekir,taa ki bilinçaltımızdan süzülene dek....

Salı

Gittim

Gitmenin her türlüsünü yaşadım;kimi zaman ardıma bakmadan,kaçarcasına,hafif çocukça,umurusamadan,sırf geri dönmek için gittim zaman zaman,kimi zamansa dönmeyi aklımdan bile geçirmeden.Her gidişim yeni bir başlangıç verecektibana,arkada kalanlar özler,her limanda bir sevgilim olur diye gittim belki de,kim bilir....
Gidişler acı veriyordu,ve tanıdık bir hüzün yoldaşlık ediyordu acıma kimi zaman.Bir martı vapurun ardından acı acı çığlık atıyordu.Hüzünlüydü her sahil ve öğrendim ki her kara parçası toprak kokmazmış yağmur sonralarında.
Her liman birbirine benzerdi giderken,oysa gelirken ötekilerden ne kadar da farklıydı.Bilmezdim lodosun her yerde aynı olduğunu,iyotta hep aynı kokardı.Balıklar farklı olsa da,balıkçılar hep aynıydı.Ne geçtiğim ormanlarda bir ağaçla arkadaş olabildim ne de "Tanrım bana cevap ver!" dediğimde bir kuş öttü uzaktan.Ağaçlar farklıydı,her ormanda başka hayvanlar vardı lakin kadere boyun eğmişçesine çiçekler,güzellikleri ne kadar farklı olsa da birbirlerinden,hep aynı açarlardı.Her şair farklı mısralarda da olsa aynı aşkı anlatıyordu,evet insanların hepsi birbirinden farklıydı ama ölüm hiç değişmezdi.Farklı dilde aynı ağıtlar.....
Belki de tüm çabam rotamı aşka çevirmeye yada gemimi ölümün sığ sularına sürmeye korktuğumdandı.Tamamdı,vahşi hayvanlarla birlikte gecelerce yürüyebilirdim ıssız ormanlarda,ama yoo o kadar da değildi,kendimle yüzleşecek kadar cesur değildim.Gittiğim her yere götüdüm kendimi ondan kaçmak isterken delicesine.Pek çok korkunç hikaye vardı dünyada ama hepsi sadece korkuturlardı.Dinlediğim hiç bir hikaye acıtmamıştı canımı kendimle yüzleşme fikri kadar....
Gittim;
Kendimden çok uzaklara.....